bir kucuk resim

J: Anne, polise söyle çabuk olsunlar. Burada insanlar ölüyor!

A: Uğraşıyorum, Julie. Polis de yolda. Beni arayabilir misin?

J: Hayır.

J: Polise söyle burada deli bir adam var, sağa sola koşup ateş ediyor.

J: Acele etmeleri lazım!

A: Polisin bilgisi var, birçok telefon almışlar. Her şey iyi gidiyor Julie. Polis şu aN bizi arıyor. Bize her 5 dakikada bir hayatta olduğuna dair bir işaret verir misin lütfen?

J: Tamam.

J: Ölmekten korkuyoruz.

A: Çok iyi anlıyorum canım. Gizlendiğin yerde kal, sakın kıpırdama! Polis yola çıktı, belki varmışlardır bile. Herhangi birinin yaralandığını ya da öldüğünü gördün mü?

J: Sahilde kayaların arasında saklanıyoruz.

A: İyi! Büyükbabana her şey normale döndüğünde oraya gelip seni almasını söyleyeyim mi? İstersen böyle bir şey yapabiliriz.

J: Evet.

A: Hemen büyükbabanı arıyoruz.

J: Zaman zaman tartışsak bile sizi seviyorum.

J: Ve şu an çok korkmama rağmen panik yapmıyorum.

A: Biliyorum canım. Biz de seni seviyoruz. Hala silah sesi duyuyor musun?

J: Hayır.

A: Trömso’daki diğer insanlarla ilgili bir haber aldın mı? Büyükbaban yola çıktı.

J: Polis geldi.

A: Ateş eden kişinin de polis üniforması giydiği söyleniyor. Dikkatli ol! Şu an ne oluyor?

J: Bilmiyoruz.

A: Şu an konuşabilir misin?

J: Hayır. Hala ateş ediyor.

A: Jörgen yüzerek karşıya geçmiş. Az önce babasıyla konuştum. Bütün haberlerde bundan bahsediyorlar, herkesin görü Utöya’nın üzerinde. Dikkatli ol! Fırsatını bulduğunda anakaraya gelip büyükbabanla kal.

J: Hala hayattayım.

A: Çok şükür.

J: Polisin gelip bizi almasın bekliyoruz. Şimdi bir silah sesi geldi, dolayısıyla kalkmaya cesaret edemedik:

A: İyi! İyi, aferin. Televizyonda dediklerine göre adanın tahliyesi sürüyor.

J: Umarım hemen biri gelip bizi alır. Daha yakalayamamışlar mı?

A: Terörle mücadele birimi orada ve saldırganı yakalamaya çalışıyorlar.

J: Tamam.

A: Uçağa binip yarın oraya gelelim mi?

J: Şu an bunu düşünecek zamanım yok.

A: Anlıyorum.

A: Yakalayabildiler mi, bir bilgin var mı?

A: Sana sürekli haber vereceğim canım. Her şeyi televizyondan izliyoruz.

A: Hey, orada mısın?

J: Evet. Helikopterler etrafımızda çember oluşturuyor.

A: O zaman iyisin demek ki?

J: Denizde insan arıyorlar, henüz bizi almadılar.

J: Haberlerde ne diyorlar?

A: Polis de tekneyle Utöya’ya geliyor, onun dışında yeni bir şey yok. Saldırgana ne olduğu belli değil, dolayısıyla yerinizden ayrılmayın. Birinin sizi almasını bekleyin.

A: Adamı yakalamışlar!

– 2011 Norveç Katliamı | Anne-Kız arasındaki telefon mesajları

“Atatürk bizim için onca savaşlara gitmiş. Onun için ayağa kalktım, saygı duruşunda bulundum. O anda iyi duygular yaşadım. Keşke herkes aynısını yapsa. Ayakkabısını boyadığım müşterimle 1.5 liraya anlaşmıştım. Boyadıktan sonra o 2 lira verdi. Bugün gazetelerde fotoğrafımı görünce çok mutlu oldum. Mahallede herkes beni konuşuyor. Çok duygulandım.

Aykut Keskin (16), Boyacı, Lise Terk, Zonguldak


-Bak gene geliyor o yaşlı kadın.
-Kaç yaşında tahmin edersin?
-Bilinmez ki?
Siyah bir giysi var üzerinde, ayakkabıları da siyah; çoraplar geçirmiş ayağına, yaşlı ve dağınık biraz.
-Onbeş numara neresi? diye soruyor, tentenin ucunda oturan garsonla bakkala yeniden. Aradan yarım saate yakın bir vakit geçti son görünüşünden bu yana.
-İşte burası, bu köşe, diyor garson.
-Ha! diyor kadın. Bu köşe mi? Geldim demek.
Garsonla bakkal gülümsüyorlar. Bakkalın, güzel, kara saçlı bir çocuğu var. O da yanında oturuyor şimdi, ayaklarını sallayarak.
-Aah, evi burası da, neden dönüp duruyor bu kadın etrafta.
-Her evden çıkışında evinin yerini unutuyor. Böylece arayıp duruyor evini, diyor garson.
-Evi gerçekten burası mı?
-Evet, burası.
-Ama ilk defa sorduğunda gösterebilirsiniz.
-Gezmek istiyor. Hem sonra, hemen her gün bu sahneyi oynuyor.
-Gerçekten bilmiyor mu evinin yerini?
-Belki gerçekten bilmiyor. Belki de böylece gezinmek istiyor. İlgi istiyor belki.
-Konuşmak istiyor, diyor Eva Nilsson.
-Çok yaşlı olmak ve bu uzun günlerde, ışığın yitmediği bugünlerde ölümü beklemek zor.

Stockholm Öyküleri, Demir Özlü (1988)

Dans

Sağ sol… Sağ sol… Bir tur dön. Yeni baştan. Sağ sol… Sağ sol… Bir tur dön.

Çocukluğunda öğrendiği bu Baltık dansını, seneler sonra tekrar yapıyor. Adını bilmiyorum ne dansın ne de O’nun.

Bayram günü gibi özenle giymiş entarisini. Eldivenlerini takmış. Az değil yaşı. Ama gözleri daha da yaşlı. Gençliğinden kalma müzikleri getirmiş yanında. Müzikler eski kasetçalardan geliyor. Alışamamış, sevememiş teknolojiyi belli. Kim bilir daha önce nereye astığı çiçekli tülünü almış. Teknolojinin örtmüş üstünü, eski günlerini ararcasına… Öyle ya… Ne kaldı ki eski günlerden bu yana? Zaman çok şey götürmüş Riga’da. Sovyet yılları, ekonomik krizler… Dünyanın şanssız şehirlerinden birinde şansını arayanlardan sadece biri o da.

Elleri narin narin uçuşuyor havada. Biraz ürkek belki; ama asla utanç duymadan. Tek o değil zaten ekmek parası çıkaran o yolda. İlerde köşede gitar çalan yaşlı bir amca çıkacak karşıma. Sonra meydanda bir başkası saksafonuyla…

Birkaç saat sonra dönüş yolunda yine dans eden teyzeye takıldı gözlerim. Hala orada. Sağ sol… Sağ sol… Bir tur dön. Yeni baştan. Sağ sol… Sağ sol… Bir tur dön. Kaç saat oldu kim bilir.

Genç kızlığında Letonyalı erkeklerin kalbini çarptıran bu dans, şimdi benim yüreğimi acıtıyor. Dönme artık teyze. Dur, dönme…



Haziran 2009, İstanbul


Şapka

Aaa manyağa bak demeden önce bir durun. Bu sefer olayı kestirip atmadan biraz durup hayran olmamız lazım. Fotoğraftaki abi, önemli bir abi. Çünkü o, binlerce kişinin seyrettiği bir spor müsabakasında soyunan “ilk” insan.

            

            



Yıl 1974, Twickenham Stadium’unda İngiltere, Wales’e karşı rugby oynuyor. İlk yarının bitiminde Avusturalyalı bir finansçı çırıl çıplak sahaya fırlıyor. Ardından onlarca çıplağı sürükleyecek olan bu isim Michael O’brien.

Olayın ardından kabuğuna çekilmiş Michael. İlk röportajını 32 yıl sonra Avusturalya’da Channel 7’de veriyor. ”Where are they now?” isimli programda bu fenomenin başlangıcını şu cümlelerle anlatıyor: ”İtiraf etmem gerekirse, koca bir boşluk… Üstümü çıkarıp fırlattığım ve koltuğumda çırıl çıplak beklediğim o dakikadan itibaren her şey bir boşluktaydı. Devre düdüğünün çalıp oyuncuların sahayı terk etmesini bekliyordum.”



Michael’ın ünlü olmak gibi bir amacı yoktu. Hiçbir şeyi protesto da etmiyordu. Tek amacı bir İngiliz taraftarla girdiği iddiayı kazanmaktı. Polisler onu yakalayıp bir fotoğrafçı o ünlü kareyi çektiğinde elleriyle polislere bunu anlatmaya çalışıyormuş Michael: ”Şuradaki arkadaşlarla iddiaya girdik, çizgiye dokunmam lazım.” Hoş, polisler de anlayış göstermişler. Polis memuru Bruce Perry’nin 426T numaralı şapkası Michael’in pipisini örtecek şekilde çizgiye yürümüşler. Bruce o anı şöyle anlatıyor: “O gün aşırı derece soğuk bir hava vardı, ve Michael’in övünecek hiçbir şeyi yoktu.”

Arkasından karakola gitmişler. Michael, iddiadan kazandığı 25 pound’u savcıya ceza olarak ödemiş. Programın sunucusu Michael’a soruyor:

-Aynı şeyi yapmak isteyenlere tavsiyeniz var mı?

-Kesinlikle! Sakın yapmayın!

Olayın ardından çok utandığını söyleyen rugby hayranı Michael’in yanına kar kalan tek bir şey var: Karakolda gerekli belgeleri doldurduktan sonra polislerin onu giydirip stadyumda oturduğu aynı koltuğa geri getirmesi. ”Maçın hiçbir kısmını kaçırmadım, … , döndüğümde oyuncular 2.yarı için sahaya çıkıyordu.”



Mayıs 2009, Jönköping


Çöpçü

Denis Vianello’yla tanışacaksınız bugün. O sizleri hiç tanımayacak. Sabah 4’ü 20 geçe evden çıktı Denis. Venedik’in güneyinde Pellestrina adlı bir adada yaşıyor. Rotası Venedik’in St.Marco meydanına doğru. Burada çalışıyor Denis. Saat 6’dan 8’e kadar tüm meydanı süpürüyor. O, Venedik’in 300 çöpçüsünden biri…



           


“La Rivista di Venezia” adlı kültür-sanat dergisinden tüm bu bilgiler. Venedikliler Denis’e çöpçü demiyorlar aslında. Bu bizim tanımımız. Dergideki adları “ekoloji işçisi”… Sizce de güzel bir tanımlama değil mi?

Saat 8’den sonra da çalışmaya devam ediyor Denis. Ara sokakları arşınlayarak evlerin çöplerini topluyor. Denis’in kabataslak hesabına göre haftada 200 tona yakın kağıt-karton harcıyormuş Venedikliler. Buna şaşırmıyor değil her seferinde. Normalde Venedikliler çöplerini apartmanların kapı önlerine çıkarıyorlar. Fakat, çoğu apartmanda asansör yok. Yapılar eski. Yapılar gibi insanlar da eski. Yaşlı bir bayan bir iyilik istediğinde, diyor Denis, hayır demek zor.

Özel günlerde 300 ekoloji işçisinin, iş yükü de artıyormuş. Yılbaşlarında gece 2’de çalışmaya başlıyorlarmış. Denis’in dediğine bakılırsa eşiyle iki kadeh bile tokuşturamıyormuş. Bir de efsanevi bir olay var. 1989 Pink Floyd konseri… Konser sonrası meydandan tonlarca çöp toplamak zorunda kalmışlar. Eğer Pink Floyd bir daha Venedik’te konser verseydi, diyor Denis, konseri izledikten sonra bir hafta Pellestrina’dan çıkmazdım.

Her ekolojik işçinin kendine ait bir temizlik bölgesi var. Denis’inki çok özel… St.Marco meydanı eşiyle düğün fotoğraflarının çekildiği mekanmış. Belki de Denis’e işini en çok sevdiren kısım bu.

Venedik’te evlenen çiftler ve turistler! Çektiğiniz o unutulmaz güzellikte fotoğrafların filminde göremeyeceğiniz bir şey var. Denis, her gün makyaj yapıyor Venedik’e… Fotoğraflarınız güzel çıksın diye…

Teşekkürler Denis. 1 Mayıs’ın kutlu olsun.



Mayıs 2009, Jönköping


"Let the pictures do talking."



            



Bir fotoğrafla başlıyoruz bugün. Bu fotoğrafı ilk kez annemin muayenehanesinde görmüştüm. Altında kısacık açıklamasıyla… Mart 1993, Sudan… Ufak bir kız var fotoğrafta. Arkasında bir akbaba bekliyor. Ölü değil kız. Akbaba ölmesini bekliyor. Sürünmekten yorulmuş kız. Bir kilometre kadar yolu kalmış. Birleşmiş Milletler’in aşevinin bulunduğu kampa gidiyor.


1994 Pulitzer ödülünü alan fotoğrafın arkasındaki isim “Kevin Carter”. 20 dakika bekliyor fotoğrafı çekmek için. Akbabanın kanatlanmasını umuyor. Akbabanın tüyü kıpırdamıyor. Sonra fotoğrafı çekiyor, akbabayı kovalıyor.

23 Mart 1993’te ilk kez The New York Times’ta yayınlanıyor fotoğraf. Telefonlar yağmaya başlıyor editöre. Herkesin aklında tek bir soru: “Küçük kız iyi mi?” Bilmiyor editör. Yanıt veremiyor. Kevin’a soruyor. Kevin da bilmiyor. Fotoğrafı çektiği bölgede salgın hastalık varmış. Bütün fotoğrafçıları uyarmışlar, sakın yaklaşmayın diye.

Fotoğraf beraberinde fotojurnalizm hakkında etik tartışmalarını getiriyor. St.Petersburg (Florida) Times’ın sayfalarına mürekkep şu izleri bırakıyor: 



"The man adjusting his lens to take just the right frame of her suffering might just as well be a predator, another vulture on the scene."



Aynı soruları Kevin Carter da kendine sormuş besbelli. Pek dayanamıyor yaşadıklarına. O fotoğrafı çekip arkasını döndüğünden beri… Ödülü aldıktan birkaç gün sonra en yakın arkadaşı Ken Oosterbroek öldürülüyor. O da fotojurnalistlik yapıyordu. Arabasına atlıyor Kevin. Çocukken oyun oynamayı en sevdiği parka gidiyor. Üzerinde bir kot, bir t-shirt. Walkman’ini kulağına takıyor. Karbon Monoksit zehirlenmesi… İntihar ediyor Kevin. Bedenini aldıklarında yanında ufak bir not buluyorlar:



"I am depressed … without phone … money for rent … money for child support … money for debts … money!!! … I am haunted by the vivid memories of killings and corpses and anger and pain … of starving or wounded children, of trigger-happy madmen, often police, of killer executioners…I have gone to join Ken if I am that lucky."



                           

Kevin’ın ölümü çok ses getiriyor. 1996’da Manic Street Preachers, Kevin Carter adında bir şarkı besteliyor:
http://fizy.com/s/1dlc95



“Hi Time magazine hi Pulitzer Prize
Tribal scars in Technicolor
Bang bang club AK 47 hour

Kevin Carter

Hi Time magazine hi Pulitzer Prize
Vulture stalked white piped lie forever
Wasted your life in black and white

Kevin Carter

The elephant is so ugly he sleeps his head
Machetes his bed Kevin Carter kaffir lover forever
Click click click click click
Click himself under

Kevin Carter”



Aynı yıl, Kevin Carter isimli bir balad Martin ve Jessica Ruby Simpson’ın albümüne giriyor. Heavy Metal grubu Savatageise Poets and Madmen albümlerinde Kevin’ın mirasını işliyorlar. Mark Danielewski’nin House of Leaves adlı romanında Kevin’a çok benzeyen bir karakter yer alıyor. 2004’te Masha HamiltonThe Distance Between Us adlı romanını Kevin Carter’a ithaf ediyor:



“Kevin Carter and journalists everywhere who put their bodies and their souls on the line to cover war.”



2004’te bir de belgesel film geliyor: The Life and Death of Kevin Carter. Yönetmen Dan Krauss
http://www.kevincarterfilm.com/
2008 yılında ise Alfredo JaarThe Sound of Silence isimli bir video yayınlıyor. Serginin adı Politics of Image.

Bu kadar söyleceklerim. Ne demeli şimdi başlığa. Bir kızın öyküsü vardı. Bir fotoğrafın öyküsüne dönüştü. Sonra fotoğrafçının öyküsü geldi. Ölümünün ardından yepyeni hikayeler eklendi. Çok öykü vardı bu öyküde. Bazıları Kevin Carter dedi adına. Bazıları Kevin’ın yaşamı, bazıları Kevin’ın ölümü… Bazıları The Distance Between Us diyerek anlatmaya çalıştı olanları. Bazıları dile getiremedi olanların adını. The Sound of Silence oldu konuşan.

Hani Kevin’ın notunun sonunda bir isim vardı. Ken… En iyi arkadaşı… Ken bir şey demişti önceden: “Let the pictures do talking.” Belki de fotoğrafın kendisiydi bize hepsini anlatan.     bkz. http://www.wfp.org/



Mart 2009, Jönköping


11
To Tumblr, Love Metalab